PrENSESİN AYAK İZLERİ

Prensesin Ayak İzleri Vadi Yürüyüşü Projesi

Mersin Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu, 16-19 Ağustos 2001 tarihleri arasında organizasyonunda etkin rol aldığı "Prensesin Ayak İzleri" isimli vadi yürüyüş projesine katılmış ve projenin gerçekleşmesine destek vermiştir.
Uluslararası Rotary 2430. Bölge tarafından hazırlanan ve uygulanan, Mersin Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu tarafından da desteklenen bu vadi yürüyüş projesi, Mersin ili sınırları içerisinde, Toros dağlarında, Uzuncaburç ve Kızkalesi arasında bulunan ve 40 km. uzunluğa sahip bir vadinin yürünmesi amacıyla hazırlanmış bir projedir.
Bu projeyle, 4 gün boyunca vadi içinde yürüyerek ve konaklayarak, antik kentlerin ve kalıntıların arasından geçerek, onların bağlantılarını sağlayan bu vadinin, turizme kazandırılması için öncülük yapmak amaçlanmaktadır.
Bu vadinin yürüyüş parkuru olarak turizme kazandırılması, hem bölgenin dogal ve kültürel eserlerinin degerlendirilmesi imkanını sağlayacak; hem bölge insanının ekonomik ve kültürel gelişimini olumlu etkileyecek, hem de arkeolojik kültür varlıklarının korunmasını ve koruma bilincinin yayılmasına katkıda bulunacaktır.
Organizasyon ve Destekler
Proje , Erhan Çiftcioğlu başkanlığında , Uluslararası Rotary 2430. Bölge tarafından hazırlanmış, Mersin Üniversitesi Arkeoloji Topluluğu'nun desteği ile uygulanmıştır. Çok sayıda gönüllünün katkıda bulunduğu projeye, aşağıdaki kurum ve kuruluşlar da destek vermişlerdir:


1. Mersin İl Turizm Müdürlüğü
2. Mersin HiltonSA
3. Olcar Tur
Ayrıca,
4. İçel Valiliği
5. Kızkalesi Rotary Kulübü
6. Uzuncaburç Belediyesi
7. Silifke Belediyesi
8. Kızkalesi Belediyesi
9. Hüseyinler Köyü Muhtarlığı
10. Canbazlı Köyü Muhtarlığı
11. Uzuncaburç Muhtarlığı


Proje kapsamında, hedeflenen aşağıdaki sonuçlara ulaşılmıştır:
1. Uzuncaburç ve Kızkalesi arasındaki arkeolojik eserlerin tanıtımı sağlanmıştır
2. Tanıtım sayesinde bölgenin turizm potansiyelinin artmasına katkıda bulunulmuştur
3. Konaklanan Uzuncaburç,Canbazlı ve Hüseyinler köylerinde Topluluğumuzun gerçekleştirdiği slayt gösterileri eşliğindeki bilgilendirme toplantıları çercevesinde bölge insanına tarihi ve kültürel eser koruma bilinci aşılanmaya çalışılmış ve bölgeleri kendilerine tanıtılmıştır.
4. Yazılı ve görsel medyada bölgenin, Üniversitemizin ve Topluluğumuzun tanıtımı yapılmıştır,

Basında Projemiz

 

Proje, basında da geniş yer almıştır. Topluluğumuzun takip edebildigi kadarıyla aşağıdaki yayınlarda projeden bahsedilmiştir:
1. CNN TÜRK Gezgin Programı (tur boyunca eşlik etmişlerdir)
25-31 Agustos tarihleri arasında hergün yayın
2. CNN TÜRK Haber Bültenleri
19 Agustos 2001
3. NTV Haber Bültenleri
17 Agustos 2001
4. TRT 1-2 Haber Bültenleri
17 Agustos 2001
5. TRT Çukurova 11 Agustos 2001
Radyosu 15 Agustos 2001 (Mersin Üniversitesi
Arkeoloji Topluluğunun Konuşması)


Hangi Prenses? Prenses ABA...


M.Ö.45 li yıllarda Olba'nın (bugünkü Lamas ile Göksu ırmakları arasında kalan bölge) Rahip krallık sistemi zayıflamış ve ülkeyi Tiranlar ele geçirmeye başlamışlardı. Böyle bir dönemde kralın akrabalarından Ksenophanes Tiranlar ile işbirliği yaparak tüm krallığı ele geçirmiştir. Bölgenin fiziksel yapısı zorlu olduğundan, Roma yönetimi garnizon yerleştirme yerine yerel rahip krallar aracılığı ile kontrolü elinde tutmayı tercih etmiştir. Ksenophanes'in çıkışı ile Roma kontrolünü kaybetmeye başlar. Bu tarihlerde, Octavius, Antonius ve Lepidus Roma'da Triumvirlik kurarak imparatorluğun yönetimini paylaştılar. Doğu topraklarını Antonius alır. Octavius ile birlikte 42 yıllarında doğu topraklarındaki düzenini sağlamak amacı ile çıktıkları seferde Ksenophanes'i de ortadan kaldırarak Olba'da Rahip kralların gücünü geri kazandırırlar.
Öldürülen Ksenophanes'in kızı Aba daha sonra dönemin rahip kralı ile evlenerek Olba krallığına katılır. Kral veba salgınında ölür. Oğulları henüz çok küçük olduğundan idare annesi Aba'ya geçer. M.Ö.33'lerde Lepidus ile Octavius arasında çıkan anlaşmazlık sonucu Lepidus, Octavius'un üstünlüğünü kabul ederek Triumvirlikten çekilir. Bunun üzerine Octavius ile Antonius Roma'nın tek hakimi olma yolunda gizli iki rakip haline gelirler. Antonius'un İran seferleri sırasında Kleopatra'ya karşı başlayan tutkusu yüzünden Roma ile arası gittikçe bozulur. Kleopatra ise ilk Ptolemaiosların görkemini geri getirmek, eski topraklarını yeniden almak istemektedir. Bu amaçla Roma'yı Romalılar aracılığı ile alt etme planını bir parçası olarak Antonius'un kendisine olan tutkusundan istifade etmeyi başarmıştır. Antonius Kleopatra ile evlenmiş daha sonra da bazı toprakları ona bağışlamıştır.
Gemi yapımında kullanılan sedir ağacının son derece zengin olduğu Olba krallığı toprakları böylece Kleopatra'nın eline geçmiştir. Antonius'un Kleopatra'ya toprak bağışlaması sonucu M.Ö.32'de Triumvirlik Octavius tarafından resmen sona erdirilir ve onlara karşı savaş açar.
Aba'nın yardımlarından ötürü Kleopatra bir lütuf olarak Olba'yı Aba'ya bağışlar. Daha sonraları Aba da öldürülür ancak Olba krallığı onun soyu tarafından M.S.20'ye kadar sürdürülmüştür. Bu tarihten sonra bölgenin idaresini rahip krallar aracılığı ile yapmak yerine Roma kendisi üstlenmiştir.

BİR PRENSESİN ÇIĞLIĞI UYANDIRMIŞTI HERKESİ. TARİH DENEN KALINTIDAN...
"Prensesin Ayak İzleri" yazıyordu afişte. Bu, arkeolojik bir çalışmadan ziyade, 50 kişiden oluşan bir topluluğun vadi yürüyüşüydü. Bu projeden temmuz ayında haberdar olmama rağmen, böyle bir etkinlikte yer alacağım aklımın ucundan dahi geçmemişti. Arkeoloji Topluluğu ve Rotary Klübü üyelerinin ortaklaşa düzenlediği bu yürüyüşte bir amacımız vardı. Herşeyden önce Uzuncaburç-Kızkalesi arasındaki vadi parkurunu yürüyerek bölgeyi tanıtmak, arkeolojik potansiyelini göz önüne sermek, turistik değerini ortaya çıkarmak ve buna dikkat çekmek en önemli amaçlarımızdı.
Yürüyüşün programına göre, 16 Ağustos'ta Mersin Hilton Otelinin otobüsleriyle Uzuncaburç'a gidilecek, tamamı 40 kilometre olan parkurun her gün belli bir bölümü yürünerek, 4 günlük bir süre içerisinde sahildeki Kızkalesi'ne varılacaktı.
Programa uygun olarak, ilk gün Uzuncaburç'da idik. Otobüsten iner inmez ilk olarak tanrıların tanrısı Zeus adına yapılmış olan, ihtişamıyla yıllara meydan okuyan mabet, Zeus Tapınağı karşımızda duruyordu. Burada, akşam yemeğiyle birlikte, özenle hazırlanmış karşılama töreni ve protokol konuşmaları yapıldı. Güzelce ışıklandırılmış tapınağın sütunları dibinde ertesi günün heyecanıyla gece geçmek bilmiyordu.
Sabah çok erken uyandığımızda köylü kadınların bizim için hazırladıkları kahvaltıdan sonra parkurun ilk etabı için yollara düştük. Zeus Tapınağının olduğu alan Olba teritoriumunun merkeziydi. Antik dönem yazarlarından Strabon, rahip-kralların yönetiminin burada İÖ. 3 yüzyıldada başladığını yazar. Göksu nehri ve Limonlu çayı arasında yer alan bu rahip krallık devleti daha sonraki dönemlerde Roma imparatorluğunun eline geçtiğinde Diocaesareia (Tanrı-imparator kenti) adını aldı. Sütunlu caddeler, Şans Tapınağı, tiyatro, çeşme binası, üniversitemizin ana giriş kapısına esin kaynağı olan kentin kuzey girişindeki üç bölümlü kapı gibi birçok görkemli eser görülmeye değer yapılardı. Geçtiğimiz güzergah üzerinde yürürken, Prenses Aba'nın bu topraklar üzerinde kutsal bir mekana doğru gidişini hisseder gibi olmamak mümkün değildi. Bir prensesin ardı sıra bu yollarda yürümek ayrı bir heyecan olsa gerek! Yürüyüşümüzün ilk gününde, karşılaştığımız ilk eser Olba rahiplerinin yaşadığı yer olan Hellenistik döneme ait olan kule idi. Bu görkemli yapının yanından devam ettiğimiz kutsal yolun sonunda Uğuralanı'nda, Nympaion (çeşme binası) gibi yapıların yanı sıra akropol yerleşimi de görülüyordu. Vadinin girişine yaklaştığımız yolun ilerleyen kısmında ise Antik kentin su ihtiyacını karşılayan su kemerleri hayranlık uyandırıyordu.
Şeytan Deresi Vadisinin girişine gelmiştik. Bundan sonraki bölüm daha önce bir dere yatağı olan bu taşlık alanda devam edecekti. Vadinin kutsallığına inanıldığında daha önceki dönemlerde mezarlık olarak da kullanılmıştı. İlk günkü 16 kilometre sürecek olan yorucu vadi parkurunun sonunda konaklayacağımız Cambazlı köyüne gelmiştik. Çadırlarımız bu kez İ.S. 6 yüzyıla ait bir kilisenin önüne kurulmuştu. Biraz dinlendikten sonra çevreyi ve köyü gezdik. Akşam olduğunda tankerlerdeki su ile duş ihtiyacımızı karşılayıp kendimizi eğlence ve sohbetin içine attık.
Ertesi gün ise vadideki 10 kilometre süren yürüyüşün ardından Hüseyinler Köyünde konakladık. Burada da arkeolojik açıdan o kadar çok eser vardı ki insan yıllara meydan okuyan bu eserlere baktıkça şaşkınlığını gizleyemiyordu. Akşam ile birlikte her ne kadar eğlence başlasa da yorgunluk kendini iyice hissettirmeye başladığından çoğumuz erkenden uyumayı tercih etti.
Artık gezinin son günüydü. 14 kilometre sonra Kızkalesi'nde olacaktık, fakat buraya ulaşabilmek için gezinin en zor parkuru olan bir başka vadiden yolumuza devam etmek zorundaydık. Bu yol Adamkayalar Vadisi olarak da biliniyordu. Çok dik bir yamaçta bulunan Adamkayalara gelmiştik. Her geçen dakika, Kızkalesine yaklaşıyorduk. Ancak birazcık dinlenmek ve aşağıdaki karşılama töreniyle, eğlencenin tadını çıkartabilmek için yaklaşık bir saat, bir pansiyonun bahçesinde dinlendik. Kız kalesinin kumsalına indiğimizde ise alkışlar ve tebriklerle karşılandık. Törendeki geleneksel halk oyunları ve bir amacı yerine getirmenin verdiği mutluluk yorgunluğumuzu unutturmuştu bile. Kumsalda 50 kişinin 4 günlük emeğinin meyvesi vardı.

 

Mutluyduk.....